…
Zarların düşeş olmasa bile bir kapı almana yetiyorsa
Dağılır bu kara bulutlar nasıl olsa
(Ali Aybars Öksüz)
Ali derdik ona İlkokulda, sınıf arkadaşımdı. Sonradan ikinci ismi olan Aybars’ı daha çok kullanılır oldu ve bir süre sonra ben de Aybars demeye başladım. Çocukluğumuzda bir arada olduğumuz söylenemez, farklı arkadaş gruplarındaydık. Lise dönemimizde aynı kafelere takılmaya başladık; top peşinde koşturduktan sonra uğradığım bu kafelerde Aybars’la karşılaşırdım çoğu zaman. Ortak ilgi alanımız müzikti, bazen albüm değiş tokuşu yapar bezen de birlikte film izlerdik (genelde Medar’ların evinde).

İlkokul 4 (Hastaş Koleji) – Ayaktakiler (soldan sağa): Cumhur, Murat O, Murat E, Tamer, Ahmet, Öğretmenimiz Nezihe Taşbaşlı – Ortadakiler: Kürşat, İsmail, Mehmet Ali, Aybars, Nuri, Ben :), Ahmet, Füsun – Oturanlar: Mete, Togan, Hakan, Nuri, Cihangir, Alper – Not: Fotoğraf neden yırtılmış bilmiyorum
Yaşam yolculuklarımızın ikinci kesişimi Üniversite’de oldu; bu kez aynı fakülteye denk gelmiştik ve daha sık görüşmeye başladık. O yıllarda Zafer Meydanı’ndaki bir kitabevi daimi adresi gibiydi (Kelepir Kitap). Ucundan ortaklığı da olduğu (dükkânın faturalarına destek çıkıyordu) bu kitabevine uğradığımda ya elindeki kitaba gömülmüş vaziyette tezgâhta ya da arka taraftaki tuvaletten bozma odada olurdu. Müziğin, dumanın ve lakırtının bol olduğu bu duvarları posterlerle kaplı küçük odaya geçiş Aybars’la yakınlığınıza bağlıydı. Aynı dönemde ‘Boyalı Kuş’ isminde efsane bir radyo programı da sunuyordu: Konu belirliyor, bazen konuk davet ediyor, doğaçlama yapılan sohbete seçtiği müzikler eşlik ediyordu, elbette Rock’n Roll (birine ben de katılmıştım).
İlkokulda sınıf arkadaşlığı, aynı fakültede öğrencilik derken, bizi daha çok yaklaştıran üçüncü bir kesişme daha yaşandı yaşam yolculuklarımızda: Binlerce müracaatı olan bir sınav sonunda, işe alınan 20 kişiden ikisiydik, iş arkadaşı da olmuştuk artık. Acayip mutlu olmuştum ve Aybars’ın fantastik dünyasına yakın olmaktan dolayı işteymişim gibi hissedemiyordum; şu laboratuvar maceramızı yazarsam ne demeye getirdiğim açıklık kazanacak 😊
Laboratuvar Macerası
Araştırma bölümünde başlamıştık işe; ilk görevimiz, deneme sahasından gelecek numunelerin analizlerini takip etmekti. Kolları sıvayıp fabrikanın uzak köşesindeki laboratuvara ulaşmak için yürüyüşe geçmiş, güle oynaya ilerliyorduk. Aşağıdaki fotoğraflar o gün çekildi; Aybars’ın tıbbi ilaç sektöründeki benim de bankadaki janti işlerimizden sonra kendimizi bulduğumuz bu yerde; duman çıkan mazgalların yanından geçerken, bir filmdeymişiz gibi hissetmiştik.

Laboratuvara ulaşmış, personelle tanışmış ve bir süre sonra numuneleri taşıyan kamyonla gelen iki işçiye yapılması gerekenleri anlatmıştık; kısa sürede Laboratuvarın müdavimleri gibi olmuştuk (çabuk kapmıştık rollerimizi): Numune çuvalları bina içindeki test cihazlarının yakınına istiflenecek, sıra numaralarına göre analize alınacaktı. Birkaç saatlik bir iş gibi görünüyordu fakat günlerden cuma olduğunu hesaba katmamıştık; işçilerin konuşmalarından işin namazdan sonraya kalacağını anlamış B planı arayışına girmiştik. İki seçeneğimiz vardı: Ya merkeze dönüp yemekten sonra tekrar gelecektik ya da işçiler dönene kadar burada takılıp başımızın çaresine bakacaktık ki; kadın işçilerin öğle yemeği davetiyle, laboratuvarda kalmaya karar vermiştik. Yemek, kahve, sohbet derken bir saat geçivermişti bile.
Öğleden sonra mesai başlamasına rağmen, işçiler ortada görünmüyordu; yemeğe gitmiş olabileceklerini düşünüp kamyonun etrafında oyalanıyorduk ki, çuvalları indirsek mi geyiği yapmaya başladık. Ne menem bir şeydi şu numuneler? Şöyle bir yokladık çuvalları, çok ağır değillerdi; 7’şer 8’er kilo kadar, hatta bazıları daha da hafif. Aybars bir çuvalı sırtlayıp aşağı indirdi, sonra ikincisini; belli ki filme yeni bir mizansen yazıyordu, diğer kahraman oluvermiştim hemen; öğlen sıcağına fazla gelen gömleklerimizi dorse çıkıntılarına asıp, sonuna kadar devam etmiştik çuvalları indirmeye.
İşçiler geldiklerinde, iki atletli adamı son birkaç çuvalı indirirken görmüşler ve olan biteni fazla sorgulamadan, kamyonlarını kapatıp mutlu mesut gitmişlerdi.
Böyle bir adamdı Aybars, hani şu hapishane parmaklıklarından bakıp yıldızları gören adam misali bir insandı işte.
Konya’dan Ayrılış
Tabiatlarımıza uygun olmayan birçok olumsuzluğu ortamın doğasından sayıp işimizi sürdürüp gidiyorduk ki, ‘hafta sonu mesai yapmamızın istenmesi’ Aybars için bir krize dönüşüp işi bırakmasıyla sonuçlandı. Bu hamlesini, ister sevdiği kahramanlardan Jerry Drake’in kronik itaatsizliği veya Herry Haller’ın ‘insan sultası’ dediği şeye direnç olarak, ister bardağı taşıran damla olarak değerlendirin, tavrı netti Aybars’ın: “baştan böyle söylememişlerdi” diyordu; haklıydı, üstelik metazori bir yaklaşımla da karşı karşıya kalmıştık ki, böyle durumlarda ya yersiniz ya da terk edersiniz; Aybars terk etmeyi seçmişti…
Bir süre sonra Aybars İstanbul’a ben de Ankara’ya gidince Konya defterlerini kapatıp yeni yaşamlarımızı yoluna sokmaya yönelmiş, görüşmelerimiz de telefona indirgenmişti, şikâyetçi değildik ama. Ara sıra araşıp hasbihal etmek iyi geliyordu; yine en çok müzikle ilgili konuşuyorduk; sen ara ben ara, niye aramadın, sıra sende mevzuları olmazdı aramızda; bazen üst üste görüşür bazen aylarca görüşmezdik; serzenişlerle ağırlaştırmazdık birbirimizi; ne kadar sonra aramışsak birbirimizi, kaldığımız yerden devam ederdik konuşmaya (Neriman hiç küsmezdi yani)…
Aybars’ın Yolu
…
Bitti mi geçen günler
Telden yapılmış bir tekerleğin peşinde,
Kırmızı onlu beklerken, bir masanın başında
Üç, yedi, dokuz
Lüfer, roka ve buz
Gong çalınca raund biter
Bırakırız biz de ısrar etmeden
Sportmence….
(Ali Aybars Öksüz)
2009 yılında rastladığım belirsizliğe doğru uzanan ahşap yol bana Aybars’ı çağrıştırmış, çektiğim fotoğrafa ‘Aybars’ın Yolu’ ismini koymuştum. Yabancısı olduğum bir yol değildi; ilkokulda başlayan tanışıklığımızın samimiyete dönüşmesi, benzer yolları kat ediyor olduğumuzu fark etmemizle başlamıştı muhtemelen. Yaşamdaki karşılığı Sartre’dan Camus’dan bildiğimiz uzama açılan bu ahşap yolda bazen Aybars’ın ilerleyişini izler bazen de ona katılır yolu birlikte kat ederdik ki, bir gün “Aybars’ın arkadaşı Tufan mıydın?” diye başlayan Whatsapp mesajıyla, yaşam yoluma üç kez çıkan adamın sonsuzluğa gittiği haberini aldım.
Henüz konuşmuştuk… Beklentilerimiz vardı… İkinci 27’sindeydi… Planlarını kimsenin keyfine göre yapmadığını yine gösteriyordu yaşam…

Aybars, The Snakeskin
Onu düşününce, en çok hiçbir şeye bağlanmama hâli geliyor gözümün önüne, boşuna Snakeskin demiyordu kendine (Fugutive Kind); sahiplenmez, gerekirse her şeyi bırakıp ardına bakmadan giderdi.
Fugutive filminden Marlon Brando’nun (Snakeskin) repliği
İyi şeyleri herkes bilsin isterdi, tavsiyeleri olurdu her daim: kâh bir film, bir albüm ya da kitap… Yazıp çizdi de ama takipçisi olmadı yaptıklarının, bir idealin peşinde olmadı, hırs yapmadı; güzellikler yapıp gösterirdi yalnızca. Şu an yayında olmayan yaşamdersleri.com isimli bir sitede paylaşmıştı yazdıklarını, devamını getirmedi.
Meselelerin kor noktasını bulur, başka bir açıdan bakmamı sağlardı; ‘kımıldamazlar’ ifadesine dikkatimi çekmişti mesela, unutamam (Godot’u Beklerken). Feyz kaynağımdı her zaman, eminim birçok kişiye de öyle. Etrafını bu kadar etkileyip aynı zamanda bu kadar görünmez olduğundan dolayı Neal Cassady’ye benzetirdim Aybars’ı, hani yazmayı kendine ‘iş edinmeden’ tüm beat edebiyatına feyz olan adama; kendisine de söylemiştim bu benzerliği, hoşuna gitmişti.
Çizgi roman okumayı (özellikle Mr. No), Bukowski’yi (özellikle Factotum), Bozkırkurdu’nu (Hesse), kara komik filmleri (mesela Big Lebowski), Lennon’u, birayı (özellikle tombul kara şişe Efes), futbol ve basketbol maçları izlemeyi severdi (fazla heyecan yapan FB maçları hariç); Rolling Stones’u onun kadar tutkulu dinleyemez hiç kimse, Jagger’ı da severdi ama Keith Richards’ı daha çok. Tüm bu isimler ruhuna sinmişti; ‘Dude ve Jerry Drake’ Aybars simyasını hissettirebilecek iki iyi çözücü bence.

Sohbeti yaşamın içinden ve her zaman samimiydi; öznelliğini toplumsala teslim etmiş ikiyüzlü güruhtan gına geldiğinde Aybars’la konuşur kendime gelirdim; artık yok, tıpkı doğumundan önce de olmadığı gibi… Kalan bizler içinse, tekrarlayan hazlarımız ve rutinin hükümranlığında devam edecek sayılı yıllar: Oscar ödülleri sahiplerini bulacak, yerel seçimler bitecek, İnci Taneleri dizisi sezon finali yapacak, iPhone 16 yolda, sonrasında yeni trendler, belki yine bir savaş, yapay zekâ tehditi, bummmm!
Soğuk İçiniz
…
yağmur durdu
ve kimse kalmadı etrafta
iyi geceler ay ışığı
iyi geceler bütün o yalnız gecelerimin arkadaşı
kara kaplı leş yiyen karga
iyi geceler uzun uykulu yolculuklar
bol ışıklı şehirlerin üşümüş sabahları
(Ali Aybars Öksüz)
…
bu sefer çok yaklaştık dostum
kendi tercihlerimizle
ama
tercih edememeye az kaldı
yine de
iyi vakit geçirmedik diyemezsin…
iyi geceler
(Ali Aybars Öksüz, 06.06.1970-24.02.2024)
Medar’ın, Apalı’nın, annelerimizin vefatlarını konuştuğum adamın mezarına bakıyorum şimdi… Ahşap yolda yalnızım bundan sonra; anlamsızlığının derecesi arttı yaşamın, bir bölümü kayıttan çıkmış gibi oldu…
Sevdiği kişinin ölümü ardından şöyle düşünüyor, bir roman kahramanı: “.. O yok olunca, anıların yarısı yok oldu, ben de yok olursam, anıların tümü gidecek; (öyleyse) acıyla yokluk arasında, acıyı seçiyorum ben ..”
Ölülerle diriler arasındaki bağa işaret eden bir başka romanda ise, iki kişi arasındaki bağlılık gerçekten güçlü ise, birinin ölümüyle bu bağın kopmayacağından bahsediliyor; çünkü “.. sağ kalan, öleni var olmakla yok olmak arasında geçici bir boşlukta tutabiliyor; ve bu bağ ancak sağ kalan ölünce kopuyor ..”

Aybars’ı kaybettiğimin ertesinde karşılaştığım yukarıdaki değinilerin şu an yazmakta olduğum bu yazıya destek verdiği kesin (unio mystica); yazarak henüz kopmadığına inandığım o bağı sağlamlaştırmaya çalışıyorum sanırım.
Kaplumbağaların 200 yıl yaşayabildiği söyleniyor, kimi bazı ağaçlar çok daha uzun; kelebeklerin ömrüyse kısa… Yaşamak ve zaman kavramları arasında deviniyor düşüncelerim: ‘Aybars iyi yaşadı’ diye geçiyor içimden. İyi yaşamak nedir diye düşünüyorum sonra; milyon tane şey geçiyor aklımdan… düşünmek iyi gelecek galiba; o halde yapılacak en iyi şey bu yazıyı noktalayıp Rolling Stones dinlemek…
ve unutmadan: SOĞUK İÇİNİZ…
Kendime Not (Hatıra başlıkları):
üç kırmızı güvercin (Yorgo Seferis) Θ , Selda’nın kız arkadaşı, Meltem’e kelepir’den teslim, 1997 Θ, Cumhur’larla Aybars’ları ziyaret, yolunu değiştiren adam, zihniyle dünyayı turlayan adam, yaşamdersleri.com (artık yayında değil), boyalıkuş anonsu1, boyalıkuş anonsu2, hayat (Keith Richards), sürüklenenler romanının sonu, Atıf (İstanbul’dan kaçış), seksi değil!, kimse temsil edemez Aybars’ı kendisinden başka ( özlüyorum onu), aleyküm und… Aybars’ın vasiyeti Θ, çalıntı dergisi Θ
❤️
Bir adam bu kadar güzel anlatılır.
selam olsun aybarsın sende kalan anılarına vede selam olsun sana..
soguk içiniz..
Bir adam bu kadar güzel anlatılır.
Yüreğine sağlık.
Selam olsun aybarsın sende kalan hatıralarına…
Soğuk içiniz..
Cok tesekkurler yazi icin. Bir cok aniyi da beraberinde getirdi bana. Konya da beraber Boyali Kusu sunmamiz. Beni bircok yeni muzige tanistirmis olmasi. Evindeki inanilmaz muzik kolleksiyonu.
Meltemle yasadiklari ev ve muhabbetlerimiz sıkıcı Konya ortaminda benim icin hep bir kacis yeri olmustu. Huzur icinde yat.
Teşekkürler paylaşımınız için. Boyalı kuş programına bir kez katıldım, muhtemelen siz de oralardaydınız ya da o gün Aybars yalnızdı.
Kendinizi tanıtır ve hatırladığınız bir anınızı paylaşabilirseniz çok memnun olurum; Aybars’ımızı yalnızca hatıralarımızda yaşatıyoruz mâlum…
Aybars, benim de üniversite, meslek hayatı(ilaç) , Apalı’nın mekandan ve Turgut’un dükkandan seninle ortak arkadaşımdı. Aybars’ı anlatan harika bir yazı olmuş. Aybars’ın gönlümüzdeki yeri hiçbir zaman dolmaz. Nur içinde yatsın . Elinize sağlık .
Merhaba. Teşekkürler, yazdıklarımın sana Aybars’ı hissettirip Aybars’tan bahsetmene sebep olması beni mutlu etti. Hafızanda kalan anılarınızı buradan veya tufanpalali@hotmail.com adresine göndererek paylaşırsan memnun olurum. Aybars’la ilgili bende birikenleri sırası geldikçe buradan yayınlayacağım. Ve kim bilir belki de bir gün, bir Aybars kitabıyla arkadaşımızı evrene de açarız: Aybars’ı tanıyanlar, onun yaşama yaklaşımındaki zarafeti çok iyi bilirler; yaşamdayken de, sonrasında da bu zarafeti her zaman fark ettim; onun yaklaşımları beni her zaman rahatlattı, mutlu etti, önümü açtı; ve inanıyorum ki, bu zarafeti ucundan yakalamak bile, herkes de benzer olumlu etkilere neden olacaktır…
Tufan , her cümlene her kelimene sonuna kadar katılıyorum. Aybars’la olan anılarımızı ve hatta bazı fotoğrafları sana mail atarım . Çok teşekkürler, sevgiler.
Aybars ölmedi. Manaus’da Jerry Drake adıyla yaşıyor. Oradan iki kere kart attı bana. Ülkeden sıkıldığını ve içki fiyatlarının Manaus’da çok ucuz olduğunu söylüyor.
I don’t wanna talk about it
How you broke my heart
If I stay here just a little bit longer
If I stay here, won’t you listen to my heart?
Oh, whoa, heart
“Siktiret !!! ”
Beni de arıyor ara sıra, güzellikler görmemi sağlıyor her zamanki gibi…
Yazdım, çizdim, hayal ettim
Sazla sözden ibarettim
Arkamı döndüm, emanet ettim
Anlayamadın ya..
“Kim bilir …
Belki de yaralarımıza üflerken öğrendik ıslık çalmayı… “
Işıklarda uyusun,sevgili Ali Aybars
Evet belki de..
Aybars’ın da çok sevdiği ve sohbetlerimizde sık sık bahsettiği bir romandan pasajla katılmak istiyorum mesajınıza:
“.. Bırakın kanım kaynayarak geçsin ömrüm!
İçip hayâl şarabını yatayım sarhoş!
Görmesin şu çamurdan ruh evini gözüm;
Tozun içine devrilmiş bir mabet, bomboş ..”
(Eden’den)