En Son

Camera Lucida’yı yorumlamadan önce, Zihinsel Kalibrasyon

Barthes’ın Fotoğraf anlayışına yaklaşmaya niyetli biri; zihninin bir bölümünü, Barthes’ın Camera Lucida’da vurguladığı şu hususlarla kalibre etmelidir.
1-Fotoğraf, felsefi olarak dönüştürülemez (2).
2-Fotoğraf, bilindik sınıflandırmalara dâhil edilemez; bir sınıfa dâhil edilmesi gerekiyorsa, bu ‘katmanlı nesneler sınıfı’ olabilir  (2).
3-Fotoğraf, her iki yaprağını da bozmadan ayıramayacağımız bir görüngü olarak ele alınmalıdır (2).
4-Fotoğraf, göndergesine yapışıktır (2).
5-Fotoğraf bütünüylei, göstergebilim içinde ele alınamaz (15).
6-Fenemenolojik açıdan bakılırsa; Fotoğrafın doğruluğu kanıtlama gücü, temsil gücünün üzerine çıkar (36).
7-Çeldirici kodlar okuma biçimimizi değiştirse de; Fotoğraf, kodsuz bir görüntüdürii (36).
8-Fotoğraf, algılama düzeyinde yanlışa; zaman düzeyinde ise doğruya karşılık gelir (47).
9-Nesnenin özünü değil, dışını esas alan temsil biçimlerinde Fotoğraf elimizden kaçıverir (2).
10-Fotoğraf, alışılagelmiş görüntüii tartışmalarına sokulmamalıdır (36).
11-Fotoğraf, gerçekliğin bir kopyası değil, geçmiş gerçekliğin bir yayılışıdır -akışı, sızışı- (36).
12-Fotoğrafı iyice görebilmenin en iyi yolu başka tarafa bakmak yada gözleri kapamaktır (22).
birkaç portrecinin hayranlık uyandıran çalışması dışında..
ii göndergesine yapışık bir fenomen olarak görüntü

..ya da gösterilensiz gösteren (Roland Barthes, Roland Barthes; Çeviri: Mehmet Rifat, YKY, İstanbul, sy.225, 2015)

Barthes’ın Fotoğrafa yaklaşımı, kendi ifade ettiği gibi; yalnızca fiziksel, kimyasal, optik, estetik değildir. Dolayısıyla, bir Camera Lucida okuyucusu, bir Fotoğrafik görüntüyü ‘Barthes’in görüşleriyle’ ele almak isterse; onu genel ilim, bilim kavramları ile değil (older forms of representation, 2); Barthes’ın yaklaşımıyla düşünmek durumundadır. Bu biçimsel değil, varoluşsal bir yaklaşımdır. Okuyucu, Camera Lucida’da geçen ayrımlara dikkat etmeli (biçim, görüntü vb.); görüntü’yü yalnızca klasik semiyotikçilerin (F.Saussure, C.S. Peirce vb.) kavramlarıyla değil, Flusser’in ‘teknik görüntü’ olarak vurguladığı ayrımlar üzerinden ele almalıdır.  Bu izleğin izdüşümüne Sartre’dan Kant’a uzanan bir güzergâhta rastlanabilir.
Not: Cümlecik sonlarındaki numaralar; kavramın, 48 bölümden oluşan Camera Lucida’nın hangi bölümünden alıntılandığını işaret eder.

Kaynaklar
Roland Barthes, Empire of Signs / Roland Barthes, Image Music Text / Roland Barthes, Mythologies / Roland Barthes, Sade Fourier Loyola / Roland Barthes, S-Z / Roland Barthes, Elements of Semiology / Roland Barthes, by Roland Barthes / Roland Barthes, Roland a Lovers Discourse / Roland Barthes, The Pleasure of the Text / Jean-Paul Sartre, Imaginary / Jean-Paul Sartre, The Imagination / Immanuel Kant, Critique of Pure Reason, Paul Guyer / Immanuel Kant, Arı Usun Eleştirisi, Aziz Yardımlı / Immanuel Kant, Critique of Pure Reason, F Max Muller / Immanuel Kant, Critique of Pure Reason, Sebastian Gardner / Immanuel Kant, The Critique of Pure Reasoni J. M. D. Meiklejohn / Martin Heidegger, Varlık ve Zaman / Vilem Flusser, Towards a Philosophy of Photography / Susan Sontag, A Barthes Reader / Susan Sontag, Under the Sign of Saturn / Fabien Arribert-Narce, Roland Barthes’s Photobiographies: Towards an Exemption from Meaning / Chloe Ming Hwa Summers Edmondson, Rebirth of Exteriority, The socıo-vısual cırculatıon of the self In the 19th century and today / Margaret Olin, Touching Photographs: Roland Barthes’s “Mistaken” Identification / David McClain, Camera Lucida Select Terms Defined / Güven Özdoyran, Özgürlük ya da Nedensel Belirlenim / Zehragül Aşkın, Aşkınsal Çıkarsama’nın Ontolojik Temellendirilişi
Yukarıdaki kaynakların tamamına, eğitim amaçlı ulaşmak için lütfen parola isteyiniz; tufanpalali@hotmail.com.. Θ
read text in EN

Belirsizliklerin Tadı

doğdu evet
döl almaya
ölümüne

İncelememi kitap Θ haline getirme düşüncem, bu izleğimi manifestomun parçalarından biri olarak sunma isteğimle alakalı. Bir tür kişisel altyazıa… Bu arzumun, Camera Lucida’nın ülkemizdeki ilk ve tek yayımcısı tarafından kabul görmesiyse, izleğimi kitaplaştırmış olmamdan daha önemli; eşleşme meselesi benim için, çoklu bir söylem.
Kitabın elle tutulur hale gelmiş olmasının verdiği ayrı bir tat var kuşkusuz ama bu pik tat anına ulaşana kadarki bekleme sürecini de unutmayacağımb; toplama çıkarma yapmak için böylesi zamanlara ihtiyacı oluyormuş insanın. Ve süreç boyunca yaşadığım haller, türlü çakışma ve ayrışmalara sebep oldu.

Raf

Ankara’nın büyük kitapçılarından birinde gezinirken, kitabımın hangi rafa koyulacağını düşündüm… Daha önce kimi kitapların, içeriği ile alakalı olmayan raflara, hatta kimilerinin uzak köşelerdeki köhne raflara yerleştirildiğini görmüştüm (özellikle yazarların ilk kitapları ve kayda değer bulunmayan kimi kitaplar). Nasıl olacaktı acaba? İçinde kitabımın da bulunduğu kargo kitabevine ulaşacak, kargo açılacak, kitaplar istiflenmeye başlanacak ve kitabımı eline alan görevli, kitabı evirip çevirecek, belki bir başka arkadaşına danışarak kitabı bir rafa yerleştirecek! Ama hangi rafa? Edebiyat inceleme rafına mı? Deneme rafına mı? yoksa Camera Lucida ile ilişkilendirip Fotoğraf rafına mı?

Kitap Kapağı
Yayıncının önerdiği kapak örneğini görünce nasıl da şaşırıp, bakakaldım. Kapak, pek çok Camera Lucida baskısında kullanılan, Richard Avedon’ın çektiği William Casby portresiydi! İlk şaşkınlığım geçince şöyle mırıldandığımı hatırlıyorum:
“Camera Lucida’yı yazmadınki sen, onu inceledin!”, Camera Lucida’yı ne kadar içselleştirmişim meğer. Kapağın Erol Egemen imzalı olmasının ayrı bir tadı var şüphesiz; dahası bu kapakla kitabın raf adresi de işaret edilmişti (yayınevi tecrübesi işte!).

Ölüm
Son redaksiyonlar üzerinde çalışırken, ölseydik birimiz; yayıncı ya da ben, neler olabilirdi diye düşündüm bir arac.. Kaç kitap doğmadan ölmüştür böyle? Kolaycılığı alışkanlık edinmiş kitlenin, vurguladıklarımı anlamak için yeterli çabayı göstermeyeceğini bilsem de; fısıltılar içinde devinip, yaklaşma ihtimalimi arttıracağını umut ederek, bir an önce raflardaki yerini almasını istiyor(d)um kitabımın; o ölmeden, ben ölmeden, biz ölmeden..

Barthes’ın ‘yazarın ölümü’ deyişi de aklımda dolaşan diğer bir belirsizlik hali… Gerçi Barthes’ın da aynı güzergâhı izlediğini düşündükçe (Sarrasine, Balzac mesela..), Camera Lucida’sını parça parça ele almış olmam, beni bu metaforik belirsizliğin olumlu yönüne yaklaştırıyor (bir kitap yayımlanıp, kitabevindeki rafını bulunca; yazarı ölür ve kitabı çoğalmaya başlar demişti çünkü..).

Yine de Camera Lucida’yı maruz bırakabileceğim etkileri sıralamak isterim. Amacım, bu mefhumların vahşi tabiatını hatırlatıp, günümüzde çığ gibi büyüyen ‘söylemin’ kitle üzerindeki etkileri konusunda uyarıda bulunup; her hangi bir konuda doğru bilgiye ulaşmak için araştırmayı, karşılaşmaya yeğ tutmanın önemini vurgulama isteğimdir.

Söylem etkisindeki bir oluş şu belirişlerin kesişimindedir:
1-Saf gösteren olarak icranın kaynağı (kendisi).
2-Üreticinin zannettiği.
3-Üreticinin kendini göstermek için değiştirdiği.
4-Alımlayanın algısına göre şekillenen (ikinci üretim).
(Barthes’ın yaklaşımıyla)

Saf gösterene ulaşmak, gösterenin kendisi olmak dışında mümkün olamayacağından; sunulan tüm temsil biçimleri, temsilin gösterene yaklaştığı bir skala üzerinde ama gösterenin uzağında yer alır. Dolayısıyla, bir yorumcu olarak benim ve benden sonrakilerin anlama yaklaşma idealleri sürdükçe, Camera Lucida hakkındaki çıkarımlarımız yalnızca bu kitapla sınırlı kalmayacaktır.
______
a anlama yürümek yurtsuz, mutlu hissettikten sonra yalnız
b ..beklemek gövde gösterisidir zamanın.. (cemal süreya’dan)
c ..ve böylece buluşmamız, ancak sonsuzda mümkün olabilecekse; o zaman, varsın bazı şeyler eksik kalsın!
anahtar kelime: uçuk
eşlik eden kitap: sanatçının mektupları, j.j.
reading text in EN Θ

Sokak, Karşılaşmalar, Müzik / Street, Confrontations, Music

Tony Bennett- “Her seferinde farklı..”
Amy Winehouse- “Evet daha farklı, hiçbir zaman birbirine benzemez…”
Amy Winehouse belgeselinde geçen ‘hiçbir zaman birbirine benzemez’ cümleciğidir bana ilk kez sokak ve caz arasındaki benzerliği düşündüren. Bir flanörün sokağı algılama hassasiyetinde olduğu gibi; caz da tınısı içerisinde gezen bir kulağı beklenmedik sürprizlere davet eder. Birinde enstrümanlar, diğerinde insanlar hiyerarşik olmayan bir akış içerisinde de olsalar, onların çeşitliliğe açılan her karşılaşması kendine özgü yeni bir enerjiye tekabül eder. ‘Birlikteliğin yalın gizemi’ der bu tür bir karşılaşmaya Barthes. Bu gizem, izleyeni uygarlık kodlarıyla evriltip illüzyon haline getiren mülayimleşmiş bir kalıpla değil; yola gelmez bir gerçeklikle yüz yüze getirir; uzun zamandır aranan şeyin bulunması gibidir bu, tıpkı Proust’un çaya batırdığı bisküvisinin kokusundan, çocukluğuna ve çocukluğunun geçtiği o yerlere ulaşmasında olduğu gibi..

Tony Bennett- “Each time is different..”
Amy Winehouse- “Ya, It is never the same things twice…”
“No time is like the other” from Amy Winehouse documentary is the first clause to make me think about the similarity between avenue and jazz. Just like a flaneur’s sensibility to sense the street, jazz invites an ear that wanders in tones to surprises. Even though one has instruments and other has people that are in a nonhierarchical flow, their each coincidence that opens to variety corresponds to a unique, new energy. Barthes says “bare mystery of togetherness” to this kind of coincidence. This mystery confronts audience with an undeniable reality; not with an obedient shape that distorts by evolving audience with civilization codes; this is just like finding something that has been tried to find for a long while, just like reaching to his childhood and places he spent his childhood with the smell of Proust’s biscuit steeped into tea.



Fotoğrafların çekildiği 3200 Asa Film deneyimi hakkında  Θ

İnsan Doğası, İtalya-1 / Human Nature, Italy-1

 

Aklıselim mimarinin hakim olduğu sokaklar, ruhumu aklıselim olmaya yönlendiriyordu.. / The streets which built rationalistic architecture referred me to rationalistic sentiments..
__________________________________________
italy-(31)

explicit content, please password; tufanpalali@hotmail.com

İnsan Doğası, Kavranılabilir Nedenselliğin Ötesinde / Human Nature, Beyond the Understandable Causality

nedenselliğin ötesinde olmak irade dışında, elde olmayan sebeplerle, beklenmedik bir itkiyle, kendini avutmak için, sahte olduğu düşünülen sebeplerle, hesaplanamayarak, kavranabilirliğin ötesinde* , akıl yoluyla kavranılamaz sebeplerle, mantık dışında ve karışıkmış gibi görünse de; sisin ardına ulaşmanın mümkün olduğu bir açı olabilir ve bazı yolculuklar ‘o ihtimalin’ süreğidir
*en önemlisi bu
/
even though being away from causality looks like involuntary, with reasons beyond control, with an unexpected urge, to console oneself, with the reasons that are thought to be fake, incalculable, beyond being cognizable*, with reasons that cannot be cognizable with mind, counterintuitive, confusing; it may be an angle that makes it possible to reach beyond mists and some voyages are duration of this possibility
*this is the most important one

Klişe / Cliche

Mutlaktır, sınırları vardır
Gizildir ancak fark edilebilir ve tanımlanabilir
Kullanıma hazırdır, kolayca kullanılır ve risk içermez
Doğada bulunmaz
Oyalayıcıdır* ama değer oluşturmaz
Potansiyeli önceden tespit edilebilir
Kiç (kitsch) içerebilir ve varyasyonlarla** çalışır
Tekil olabilir veya bir dizi oluşturabilir (kitsch müzik, yemek, takı, müzikimsi, pasta vb.)

* ‘hoşça vakit geçirmek’ anlamında ‘olumlu’ bir ifade olarak kullanıldı
** aynı etkinin, sonsuz bileşenleri
/
Not hereditary, characteristic
Absolute, limited
Hidden but noticable and definable
Ready-made, utilizable easily and riskless
Unnatural
Diverting* but worthless
Its potential can be predictable in advance
It can include kitsch and works with variations**
Singular or syntagmatic (kitsch music, meal, jewellery ceremony, music-like, pastry etc.)

* defined as ‘having good time’
** the same effect with its endless components

Fotoğrafik İfade

Gözlerin işi bitti,
şimdi gidip yürek gücünle hallet
içinde hapsolmuş imajları,
azdıran sensin onları
ama hala ne olduklarını bilmiyorsun.
R. M. Rilke

O halde, imge olan bitenin ifadesidir, imaj kendi değilken.. İmaj: hakikat olduğu iddiasıyla ortaya çıkan ya da imgenin kendine ait gözü yitirerek, aşırılığını dışa vurarak bakılma arzusunu dayatandır, pornografik bir imgedir. Biçimlendirilebilir olan yanılsamaya götürür. Öyleyse: görüntüler tarafından tuzağa düşmeden kurnazlığa evrilmeden belki de bir kinok olmalı…

/

Eyes played out,
Now get sorted with your backbone,
The images stuck inside of you
You are the one to turn them on
But still you don’t know what they are.

In that case, imagery is the statement of what happened when image is not itself… Image: It is a pornographic imagery that appears with the claim of being truth or imposing desire to be looked at by manifesting extremism, losing its autotelic. The moldable takes you to the illusion. So: maybe should be a Kinok before evolving to craftiness, falling into a trap of images…

metnin tümü için: pdf_tr

Edebiyat Notları-1

1, Dil
‘Görülenin’ fotoğraflanması ile ‘gönünenin’ seçilen bir biçimde kaydedilmesi arasında seçim yapabilen biri, farklı bakış açılarında gezebilme yeteneğine sahipse, ‘isterse’ tarafsız da olabilir.
Sözlü iletişimdeki farklılıklarda olduğu gibi (lehçeler); görsel dilin de: soyut dil, belgeci dil, kavramsal dil gibi birçok ifade varyasyonları, diğer bir deyişle ‘biçimleri’ vardır.  Yani, bir anlatıcı konuya ‘soyut’ anlayış biçimiyle, diğer bir anlatıcı de belgeci anlayış biçimiyle yönelmeyi tercih edebilir. Bu seçim -ancak-, kullanılacak ifade dilinin (biçiminin) öğrenilmesi ve öğrenilen bu bilginin sezgi ile birleştirilmesi ile mümkün olabilir.
(Anlatıcı, seçtiği görünümleri fotoğraflayan biri değil, onları seçtiği bir biçimde kaydeden kişidir)

2, ilmek
Eğer bir fotoğrafın ‘gücünden’ bahsedebilmek mümkünse, bu ‘kendi dışında’ başka bir herhangi bir şeye ihtiyaç duymadan (yazı, müzik vb gibi bir desteğe, çeviriye) bir durumu tek bir hamlede (karede) aktarabilmesinden gelir.
(Seri fotoğraflar yerine, tek fotoğraf?)
Bu güç, fotoğrafın iletisi ile sağladığı kavrayıcılığının sonucudur. İleti, ilmek kelimesi ile; ilmek de şu kelimelerle ilişki içerisindedir: başlamak, dokumak, değmek, temas, sürtünmek, düğüm. Dolayısı ile ileti, ‘ilmek’ ile başlar. Kaydeden, izleyicisine gezinme hareketini başlatacak o ilmeği atmalı, anlatmaya ihtiyaç duymadan gösterebilmelidir. Kavrayıcılığı belirleyense süreçtir, öyle ki; izleyici ya zaman zaman yeniden izlemek için geri dönüyordur ya da kaydedileni çoktan tüketip, orayı terk etmiştir.

3, Mühendislik Ögeler
-Konu (Genel yaklaşım; Mesela: Sokak Fotoğrafçılığında Genel Yaklaşımlar)
-Tema (Ayrıntılı yaklaşım; Mesela: ‘Sokak Fotoğrafçılığında Genel Yaklaşımlar’ başlığı altında, ‘Zhizn kak ona est’ yaklaşımı)
-İleti (İlmek atmak)
-Dil (İfade için kullanılan janr)
-Anlatıcı: Olay mı? Durum mu? (Maupassant & Çehov ayrımına vakıf olmak)
Farkındalığı paylaşmak (belge, günlük yaşamın kaydı vb.) ya da iç ses (soyut, kavramsal anlatı vb.)
-Bakışa Yerleşmek
Projektörün yerini değiştirmek (Nesnel Bakış, Öznel bakış ya da Diğerinin bakışı)

4, Kurgu Meselesi
Öznel bir gerçekten yola çıkılmış olunsa da, edebiyat doğası gereği kurgusaldır. Fotoğraf da, tıpkı edebiyatta olduğu gibi öznel gerçekliği kurgu aracılığı ile sunabilir. Tek fark (sorun), edebiyatın hamuru zaten kurguyken; fotoğrafla ifadeyi aktarmak, ‘doğrudan temsilden-kurguya’ kadar çeşitlilik gösterebiliyor olmasıdır. Nesnenin izi olan fotoğraf ile kurgusal fotoğrafın, anlatıcı tarafından aynı anda ele alınması, doğrudan fotoğrafın önerme kapasitesini olumsuz yönde etkileyeceğinden (telafisi güç), anlatıcıların bu ayrıtın farkında olması gerekir.

Not: Yazı, 08.11.2015-30.01.2016 tarihleri arasında kaleme alındı.

Ankara Metrosu-3, Sorgu sual

Ey, Metro yolcularının donuk ifadeleri! / Oh, subway passengers pale facial expressions!
..

Ek:
metro yolcuları anket sonuçları Θ
ankette kullanılan anket formlarından biri Θ 

 

durak / station

bir durak bu
üzerinde ismi yazan
gerisinden başlayan yolun
sağı solu çalılarla bezeli
geçiyorlar
kendilerine koyulan isimlerden kurtulan
onlar
..
/
this is a station
written its name on
from the way starts from back
whose right and left are glamorized with bushes
they pass by
who get rid of the names they were given
those
..

Fotoğraf, Antoine Joseph Wiertz, 1855

Geleceğin sanatı için iyi haberler!

Bilindiği üzere, sanat icrası “meta veya zihinsel” olmak üzere iki kategoride ele alınır. Bazı sanatçılar kendilerini sadece sanat ürününü ortaya çıkarmaya dönük olan üretim tarafıyla ilişkilendirirler; mesela övgüye değecek bir saten elbise ortaya konmuştur. Diğer taraftaki sanatçılar ise, üretimin zihinsel tarafıyla ilişkilidirler; onlar ortaya koydukları eserin bir şey (meta) olmasından çok onun tasarlanması (çizilip, düzenlenmesi) yani yaratımıyla ilgilidirler.

Eserini layıkıyla ortaya koyan sanatçı, yapıtını ören bir “duvar işçisi” gibiyken, zihinsel üretime yönelmiş sanatçı ise, ortaya çıkaran, düzenleyen yani yaratan bir “mimar” gibidir. Sanatın icracıları olan mimar ve duvar işçileri bu büyük olayın (sanatın) önünde bekleşmekteler, bu olay zihinsel icrayı esas alan sanatçılar için keyfe, sanatta meta üretimini esas alan sanatçı içinse umutsuzlukla sonuçlanacaktır.

Birkaç yıl önce, düşüncelerimizi hayrete ve gözlerimizi şaşkına çevirmeye devam eden, çağımızın gururu bir makine icat edildi ve bundan yüzyıl sonra, bu makine bizim fırçamız, paletimiz, rengimiz, yeteneğimiz, kurallarımız, sabrımız, gözümüz, stilimiz, aldatıcımız ve icracımız olacak. Ve o zaman, sanat zanaatkâr mantığıyla çalışan duvar işçileri gibi değil, yaratıcılığa dair var olan tüm anlamların ortaya konduğu bir mecrada icra ediliyor olacaktır.

Dagerreyotipi’nin sanatı öldürdüğünü düşünmeyelim, hayır! o düşünceyle ortaya koyulan sanata bağlı yaşamaya devam ederken, sabırla icra edilen zanaatın sonu oldu. Dagerreyotipi, bu yüce çocuk, olgunluk çağına erişip, tüm gücü ve potansiyeli doruk noktasına ulaştığında sanat dâhileri birden yakasına sarılıp “benimsin, benimsin şimdi, birlikte çalışacağız” diye haykıracaklar.

Şu ana kadar ne diyorsam, 10 yıldır aynını söylüyorum: Dagerreyotipilerin doğanın tüm boyutlarını yansıtmakta eksik kalacağını iddia edenlere, eninde sonunda bunu tümüyle başarılacağını söyleyerek cevaplamak isterim.

Ne tahmin ettiysem zaten gerçekleşti, yaptığı bazı icatlarla ülkesinin gurur duyduğu keşfetme ruhuna sahip kişilerden biri olan yetenekli fotoğrafçımız, Sayın Plumier, nesneleri doğada var oldukları boyutlarda temsil eden fotoğrafik çizimin bir biçimini keşfetti ve dahası, bu metotla nesneler farklı boyutlarda resmedilebiliyor.

İnsan zekâsı, yürü, marş marş.

Notlar:
1Walter Benjamin’in Pasajlar* isimli eserinde geçen, Antoine Joseph Wiertz’e ait ulaşılması kolay olmayan bu metnin** fotoğrafik anlayışımı zenginleştirdiğini düşünüyorum. Metni dilimize çevirirken, diller arasındaki anlatım özelliklerine bağlı olarak karşılaştığım ifade sorunlarını en aza indirmek ve robotik ifadelerden kaçınmak için kelime kelime çeviri yapmak yerine, ingilizce metne bağlı kalarak özü aktarmaya yönelik yorum çevirisi yapmayı daha uygun gördüm.
*Pasajlar, Benjamin W., Sy.93., Yapı Kredi Yayınları, 7. Baskı, Mart 2009.
**Art in Theory, 1815-1900, An Anthology of Changing Ideas, Pg. 654-655, Blackwell Publishers, USA, 2001goz3
2Metinde geçen “M. Plumier”, fotoğrafik baskı alanında öncü çalışmalar yapan Belçikalı Plumier kardeşlerden Alphonse Plumier’dir (1819-1877).
3Metni kaleme alan Antoine Joseph Wiertz, 1806-1865 yılları arasında yaşamış Belçikalı ressam ve heykeltıraş. Romantik akımın temsilcilerinden biri olan Wiertz 1850’lerden itibaren de sanat alanında yazılar yazdı.
4Photography, Antoine Joseph Wiertz, 1855 EN

Kaybolan Turist

Elinde bir dal parçasıyla su birikintilerini eşelerdi önceleri, sonraları gittiği yeni yerlerde de dönüp dolaşıp bir birikinti buluyor, etrafından ayrılmıyordu. Su birikintileri ile ilgili bu amansız ilişkisini keşfetmek için düştü yollara
Birbirine yakın bir kaç sokaktaydı bulabildiği izleri; bildik bir şeyler aradı; bir kişi, bir ev, bir iz
Hep oradalarmış gibi yerlerini sahiplenen yenileri vardı eski bildiklerinin yerinde
Mesela; ‘koltukları sallanan’ karanlık sinemaya “tarihe karıştı” dediler
Tarihe karışan sadece sinemalar değildi, ‘tarih’ dediğimiz kaybolanı hiç orada olmamış gibi saklıyordu anlaşılan
Kayboldu…

Yıkılmışsa her yer,
Zorlaşıyorsa ulaşmak,
Doğru yere bakmadığın içindir belki de
Düşünmek yerine, fotoğraflar çek o halde ve ‘ara’ fotoğraflardaki ayrıntıların içinde
(Kodlanmış bir nesneye bakan göz, gerçeğin dışına hapsedilmiştir)

Anıların yerine fotoğrafları koydu önüne,
Geçmişte dallarına tutunanların olduğu şu ağaç, şimdi ‘o ağaç’ değildi,
Geçmişi şimdi ile eşleştirmek eksikti, geçen zaman değil, mekânlardı; şehir geçmişti, şimdiydi artık
İpuçlarını bulamadı, var olduğunu bildikleri şimdi görünmez olmuşlardı.. sessizlik çöktü.. yavaşladı her şey.. yavaşladı, temas kesildi

Birden ürperip, cebindeki dönüş biletini yokladı; burada olmak, olmamaktan daha zordu artık
Şiddetini arttıran yağmurla, pencere camında kendine yol yapıp akmaya başlayan damlalara takıldı gözü dönüş yolunda.. sarıp sarmalayan o tekinsiz balat çınlarken kulaklarında, kaybolanın geri dönemediğini düşünüyordu göz kapakları ağırlaşırken…
(Her çirkin ördek yavrusu, sonunda kuğuya dönüşmez..)
Anahtar kelimeler: üç kırmızı güvercin, mudo mustafa, dans eden benlikler, cumhur, pota, muhammed, kırıcı, akvaryum, fuar, lunapark, seden, istasyon, çaycı ömer, oyuncakçı celil, banu, yöntaş, bacak çapları, ego gökhan, iştecik, binkonut, benetton aziz, ilker, bilardo, papağan, turhal, kırık ütü, yeşil, pink floyd, leda, dürümcü ali, hacı kaya
reading text in EN Θ

“Kafamda Bir Tuhaflık” isimli romanın “Sokak Fotoğrafçılığı” yönünden incelenmesi

metin TR

Fotoğraflar, 26.06.2014 tarihinde, aynı saat diliminde kaydedilmiştir. Sokak satıcılarına saygıyla,

Arkadaş mıyız? dost mu?

metin TR
Fotoğrafların çekim tarihi, yeri / Shooting date of photographs, place: 22.08.2013, Ankara

Amsterdam’da bir fotoğraf evi, Foam / A photohouse in Amsterdam, Foam

impressions from the William Klein retrospective, 20.12.2013-12.03.2014 in Foam, Ams Θ
Keizersgracht Canal Θ
Old High Building Θ

Kar / Snow

kar_snow_atufanpalali

http://www.fotoritimdergi.com/a-tufan-palali-kar

paralaks / parallax

mimari paralaks*,  zizek’e ithafen… / architectural parallax*, dedicated to zizek

zizek

*Paralaks; nesnenin, “gözlemlenebildiği konumda” yapılan değişikliğin sebep olduğu yeni görüş hattının, “nesnenin algılanması” üzerindeki etkisi
/

*Parallax; the effect of the new sight line on ‘the detection of the object’ caused by the modification of the object ‘in its location where it can be observed.’
_
Fotoğraf çekim tarihi/yeri – shooting date/place: 09.01.2010/istanbul

İnsan Doğası / Human Nature, Ankara-1

Yağmurlu başkent sabahında memurlar minibüslerden inip, dairelerinde yemek üzere birer poğaça aldılar; patatesli, peynirli poğaçalar ile sabah çayı iyi bir ikilidir, ucuz ve lezzetli.
Gün içinde yaşananlar silinir gece boyunca sokaklardan, yeni senaryolara gebedir her yeni gün; mesela şu anda burada dudakların birleşmesi, bir önceki gün yaşanan patlamanın etkilerini silmiş gibidir.
İndiğinde sokaklara kendi gibidir insan, yeniden karışana kadar sokağın dışına…
Dalmış hayallerine, yol her adımında gerisine düşerken, Zeppelin’le aşılmaya çalışılır Pazartesi sendromları.
Çakışan hayatlar fark edilmez sokakta, keder ve neşe paralel geçer aynı mekândan
Duruştur özü anlatan, gözler her seferinde yakalayabiliyorken, duruşları değiştirir makinenin kendini göstermesi.
/

In a rainy morning of the capital city, officers got off the mini buses and bought pastries for having breakfast in their offices; A pastry with potato or cheese and a cup of tea are always a delicious and a cheap couple.
The things experienced during the day usually disappear from the streets during the night. The new day is ready for the new scenarios already. The touch of these lips here in this photo, for instance, seems to delete the effect of the explosion that came about yesterday.
Mankind is just as himself when he comes out to the streets till he gets into the out of the street again…
In dreams, while the road tails away with another step, Monday blues is usually tried to be overcome by Zeppeliin…
Crossing lives are not realised in the street, grief and joy are paralell to each other in the same place
Posture is essence to tell everything, however while eyes can easily catch it, everything suddenly changes with the appearance of the camera…
http://www.fotoritimdergi.com/a-tufan-palali-ankara-insan-dogasi-1

Son Kahve

1.bölüm /göz
“göz” kaydedilmek istenenin ilk teşhisçisi, kaybolmak üzere olanın da son habercisidir; “kaybetmek” yolda rastladığınız biri ile bir an göz göze gelip, yolunuza devam etmenizle başlar, sevdiğiniz biri ile bir daha hiç göz göze gelememenize kadar devam eder…

bir de “kaybedeceğini bilmenin” ağırlığı vardır; takip edilebilen…
belki birkaç cümle çıkar ağzınızdan ya da bakakalırsınız öylece

2.bölüm
tavsiye edilen bir hayat, varoluşu temsil edebilir mi?

3.bölüm
ölüm; bazen doğal bir son, bazen bir pazarlık bazen de kendinden vazgeçişi temsil eder

4.bölüm
orada öylece duran “bir süs eşyası” en fazla ne sunabilir?

mesela, tüm bu olan biteni izleyen birkaç yapma sarı limona; “kahve içtiğimiz o sabah, gün aydınlanıyorken, şimdi karanlık mıdır?” diye sorsam, cevap verebilir mi?

5.bölüm
çocukken minik sakız tanelerini dizerdi, dar uzun koridorun salona açılan kapısının yanındaki raflara…

üst üste dizilmiş raflarda, en alt raf onun oyun alanıydı
alttan ikinci rafta “vov vov” dururdu; korktuğu gözünün önünde olmalıydı belki de…

6.bölüm
niceleri geçer

yaşamları boyunca göz boyayan
enkazlarını bırakırlar
kimse anmaz onları


kimileri de birkaç kişi tarafından hatırlanır ve sonsuza kadar kalırlar

7.bölüm
“sesler” vardır, sadece sizin hatırladığınız

kaybolanla birlikte, söylemlerde kalan; “şu sarı otları sevmiyorum” dedi, eliyle ilerideki ağacın altını göstererek; “mezarlıklarda olur onlardan çokça…”

8.bölüm
görüntüler vardır, sadece “anlamı” ifade edebilen…

“kaybolan” ise gitmiştir artık!.

9.bölüm /makine
makine mekaniktir, düşünmez; kaydeder…

ortaya çıkan “görsel”, nesnesinin mesajını iletir,
anlam, onu yükleyene aittir

10.bölüm / sorgu sual
peki ya kaybolacak olanın kendiniz olduğunu yalnızca siz bilseydiniz, korkar mıydınız?

siz, var olabilme umudu ile tutunmaya çalışıyorken, diğerleri ne düşünüyordur?

son bölüm
o gün uzattığı o son sigarayı geri çevirdiğimi düşündükçe göğsüme bir ağrı saplanır her seferinde…

“düzgün adam” olmanın kahrolası yapmacıklığı…”


harika bir hayat!…

__
fotoğraflar, iğne deliği tekniği ile kaydedildi
http://www.arsivfotoritim.com/yazi/a-tufan-palali-son-kahve Θ
bazen gayret etmek de yetmez… Θ
reading text in EN Θ

Eksik Fotoğrafın İçinde… / In The Missing Photograph…

missing picture_1(1) Eksik Fotoğraf – The Missing Picture

Tam da dijital fotoğraf makinelerine alışmışken, filmli makine kullanma isteğimin yeniden alevlenmesi, bu “eksik fotoğraf”la başladı (1). Filmli bir makine ile kaydettiğim bu fotoğrafın içinde gördüklerim hafızamdaki görsel kopyaları ile eşleşip beni iki yıl kadar önceye götürdü.

İki sene önce, Kasım 2008, öğlen saatleri, Ankara
“Yağmur vardı o gün Ankara’da” Havadaki kasvet ve birikmişliği fotoğraflamak üzere dışarı çıkmıştım. Bir müddet yürüdükten sonra yağmur şiddetini arttırınca, biraz soluklanmak için kendimi ilk üzeri kapalı yere attığımı hatırlıyorum; Alman Enstitüsüne giden pasaja denk gelmiştim. Etrafta kimse yoktu ve enstitüsünün kapısından koridora süzen ışığın dışında pasaj neredeyse karanlıktı. Etkisini giderek arttıran yağmurda koşuşturan insanları izledim bir süre. Damlalar rüzgârın da etkisiyle savruluyor, ıslanmamak için şemsiyeler kâfi gelmiyordu. Bu devinimi kaydetmek üzere fotoğraf makinemi hazırlamaya koyulduğum bir anda koridora biri girdi ve sol tarafa geçip beklemeye başladı. Muhtemelen az sonra bu pasaj yağmurdan korunmak isteyen başka kişilerin istilasına uğrayacak ve bu fotografik görünüm kaybolacaktı. Elimi çabuk tutup, birkaç fotoğraf çektim. O güne dair tüm hatırladığım bu.

Şimdi, Mart 2011, sabaha karşı, Ankara
Üst bölümü yandığı için bu güne kadar ilgilenmediğim bu “eksik negatifi”ışığa yöneltip içindekilere bakınca; sağ tarafından kareye giren davetsiz bir siluet gördüm. Oysa sadece koridorun sonunda bekleyen kişiyi kaydettiğimi düşünüyordum. İsteğim dışında oluşan bir sonuca bakıyordum ama bu sürpriz silüet, kareye enerji veriyordu. Etkilendim..

missing picture_2(2) Eksik negatifin olduğu filmin ilk üç pozu – The first three shots of the missing negative

missing picture_3(3) Eksik negatifin olduğu filmin ilk iki pozu – The first two shots of the missing negative 

missing picture_4(4) Eksik Negatif – The missing negative

Birkaç detay
Kayıtları inceleyince, biri filmli diğeri dijital olmak üzere iki makine kullandığımı, siyah/beyaz bir sonuç elde etmek istediğimi ve dijital makine üzerinden okuduğum verilerle filmli makinemi hazırladığımı anlıyorum. “O ana” ilişkin sırasıyla ilki dijital (4), diğer ikisi (5-6) filmli makine ile kaydettiğim üç görsel var; üçünün de baskısını alıp, karşıma koyuyor ve “eksik fotoğrafın” beni neden etkilemiş olabileceğini düşünüyorum.

missing picture_5(5) İlk Kare, dijital makine – First shot, with the digital camera
missing picture_6(6) İkinci kare, filmli makine, eksik olan (düzenlenmiş) – Second shot with the film camera, the missing one-retouched

missing picture_7(7) Üçüncü kare, filmli makine – Third shot, with the film camera

Sonuçlar
Bu kaydı gerçekleştirirken sadece dijital bir makine kullansaydım, koridorda sadece bir kişinin göründüğü anı fotoğraflamayı planladığım için, bu “davetsiz silüeti” ekranda görünce belki de fotoğrafı siler, yeni bir fotoğraf çekerdim. Ancak, “fotoğraf” filmli bir makine ile çekildiğinden, “sonuç” filmi banyo edene kadar ortaya çıkmayı beklemişti. Kimya ile fiziğin aşklarının bir meyvesi olarak doğan “fotoğrafik görüntü” varoluşunun gereği, filmin içine akıp, kaydedileni ısrarla tutarken, dijital devrimin bu ilişkiden kimyayı zorla ayrılmasına isyan ederek piksellere girmeye direniyor ve (belki de!..) kolay silinebilmeyi sunarak intiharı seçiyordu. Sadece kendi fotoğrafik görüşüme bağlı olarak kaydedeceğim bir görsel, gelecekte ona tekrar baktığımda göndergesine ilişkin kodların doğru açılmasına engel olacak ve belki de yapılan işi bütünüyle anlamsızlığa götürecekti. Ancak bu fotoğrafta sahneye, hayatın kendi özgür dinamiğinin bir izi olarak giren bu silüet, kurgu ile var olanı bir araya getirmiş ve “sonucu” sadece kurgusal olmaktan öteye taşımıştı. Davetsiz silüet “orada olma halime” anlam katmış ve bana her baktığımda yaşanmışlığımı yanılsamaya sürüklemeyecek bir fotoğraf hediye etmişti.

gölgem
az önce gölgemi gördüm
demek ki dedim;
ben varım

text EN

http://www.arsivfotoritim.com/yazi/a-tufan-palali-eksik-fotografin-icinde/

Çizgi / Line

Fotoğraf çekim tarihi/Shooting date: 04.02.2011 – Kaydedildiği Yer/Location: Ankara
Bu fotoğrafın orijinal kadrajlı versiyonu için / For the orijinal frame version of this photograph

Kaybolan / Loss

atufanpalali (1)

Ağlayarak uyandım, bu sabah!.. Bir rüya mıydı beni ağlatan? Yoksa varlığıma anlam katan parçalarım kaybolmuştu da bir türlü içime mi sindiremiyordum? Onu tekrar hatırlamak istediğimde, hafızamda kalan silueti uçuştu bir süre ve bir daha hiç dönmemek üzere gitti; Haydarpaşa Garı *, dün, bir kez daha yandı. ** Ülkemin geçmişinden haberler veren o heybetli simge, Bayülgen’in tabiri ile “kendi kendine” yandı. ***

Simge özelliğine sahip bir yapıyı çatısının tamamen yanabileceği bir özensizlikte koruyamamak da bir vazgeçiş değil midir? Vazgeçmekse, belki de, kendinden başlayan “başkası olma sürecinin” bir göstergesi değil midir? Yıllar sonra yeniden döndüğünüzde geçmişe, o günleri hatırlatacak bir şeylerdir aradığımız” Bir kapı, bir ağaç ya da tanıdık bir yüz” Oradalarsa eğer, onlara tutunur ve geçmişimize yolculuk edebiliriz. Yaşamını başlangıçtan bugününe kadar bir bütün olarak hatırlayabilmektir insana güven veren, varlığına değer katan” Eğer bulamıyorsanız geçmişinizden bir iz, nerede başlamıştır sizin hikâyeniz” Göremediğiniz o yerde mi? Yoksa siz yok muydunuz hiç?

Öylece devam edersiniz ama eksik..

Neyse ki, Haydarpaşa Garı’nın yapılacak çalışmalarla “aslına uygun hale” getirileceğine ilişkin haberler dolaşıyor!.. Eskişehir’de Seyit Battal Gazi Külliyesi, Aydın’da Akbük Rum Ortodoks Kilisesi, Diyarbakır, Giresun ve Afyon’da Kale ve Surlar, Uşak’da Burmalı Cami, Konya’da Beyşehir Eşrefoğlu Camii, Ağrı’da İshak Paşa Sarayı, Kars’da Ebu Menucehr Camisi, İstanbul’da Haseki Hürrem Sultan Hamamı ve Çemberlitaş restorasyon çalışmalarını hatırlayıp acaba daha mı çok ürkmeliyim?
Haydarpaşa Garının geleceğini bilmek bu ülkede yaşayan her vatandaşın hakkıdır!..

* Haydarpaşa Garı, İstanbul’un Anadolu’ya ve Orta Doğu’ya açılan ilk kapısıdır. Gar binası inşaatına devrin Osmanlı Padişahı II.Abdülhamit (1842-1918) döneminde 30 Mayıs 1906 tarihinde tamamlanarak hizmete girmiştir. İstanbul’un Anadolu yakasında, Kadıköy’de bulunur. İki Alman mimar “Otto Ritter” ve “Helmuth Cuno” tarafından hazırlanan proje inşaatında, Alman ve İtalyan ustaları birlikte çalışmıştı. Binanın mimari tarzı“Neo-Klasik Alman Mimarisi” stilindedir.
** Haydarpaşa Gar’ında 28 Kasım 2010 tarih, saat 15.30 sıralarında çıkan yangında, çatısında ve dördüncü katında büyük hasar oluştu. Gar kuruluşundan beri iki büyük felaket daha geçirmiştir. Biri; I.Dünya Savaşı’nda Anadolu’ya sevk edilmek üzere gar binasında depolanan cephanelerin 1917 yılında bir sabotajla infilak etmesi ardından çıkan büyük yangıdır. Diğer hadise ise, 1979 tarihinde garın biraz açığında akaryakıt yüklü “Independenta” adlı tankerin diğer bir gemi ile çarpışması sonucu meydana gelen şiddetli patlamadır. Bu patlamada da binanın Alman “O Linneman” usta tarafından yapılan kurşunlu vitrayları hasara uğramıştır.
***Okan Bayülgen, “Kral Çıplak” isimli tv programında mimarlık, sanat tarihi ve şehir planlama öğrencilerine hitaben, Haydarpaşa yangınına ilişkin “açık mektup” adlı hicivsel anekdotlar da içeren bir metin okudu.

/

Loss…
I woke up crying this morning! Was it a dream that made me cry? Or am I having trouble reconciling the loss of a part of something which gives meaning to my life? When I wanted to remember it again, the silhouette rose and flew away, never to return. Yesterday, again, Haydarpaşa* Train Station burned.** This grand symbol of my nation’s past, according to Bayülgen***, erupted into flames by “spontaneous combustion.”****

Is it not a kind of resignation that allows this symbol of characterized construction to exist so uncared for and unprotected that the whole roof is burned? And if this is resignation, does it not tell us something about “the process of becoming another,” that it starts from within? After many years, we look back and seek the days of things we remember… a door, a tree or a familiar face… If these things are there, we can hold on to them and travel back to our past. A person finds security and value for existence in being able to remember the whole from the beginning of life to the present. If you can’t find it, a footprint from the past, where did your story start? Some place you can’t see? Or do you even exist? Still, you continue, with loss… Anyway, we hear that Haydarpaşa Train Station will be restored to its “original condition. I remember the restorations of Seyit Battal Gazi tower in Eskişehir; the Akbük Greek Orthodox Church in Aydın; the castles and walls of Diyarbakır, Giresun and Afyon; the Burmalı Mosque in Uşak; the Beyşehir Eşrefoğlu Mosque in Konya; the İshak Paşa Palace in Ağrı; the Ebu Menucehr Mosque in Kars; the Haseki Hürrem Sultan Hamam and Çemberlitaş in İstanbul . . . I tremble. It is the right of every citizen of this country to know the future of the Haydarpaşa Train Station.

*Haydarpaşa Train Station is the first open door to Anatolia and the Middle East. Construction on the Station Building commenced during the reign of Abdülhamit II (1842-1918), was completed and commissioned on May 30, 1906. It is located in Kadıköy in İstanbul on the Anatolian Side of Istanbul. The Building Project was prepared by two German Architects, “Otto Ritter” and “Helmuth Cuno” and it was built by the German and Italian master craftsman’s union. The building was built in the “Neo-Classical German Architectural Style.”
**At Haydarpaşa Station, a large fire damaged the roof and the fourth floor considerably on November 28, 2010. The Station had already had two disasters since its establishment. One of them was the large fire that resulted from a sabotage explosion of ammunition stored at the station building and waiting to be dispatched into Anatolia during the First World War in 1917. The other event was the drastic explosion in 1979 from the crash of the tanker, the “Independenta” which was full of fuel when it hit another ship passing close to the Station building. In this explosion, leaden stained glasses made by German artist “O Linneman” was damaged.
***Okan Bayülgen, born in Istanbul in 1964, is a TV presenter, film and theater actor, director, producer, dubbing and photograph artist.
****Okan Bayülgen on his TV program, “Kral Çıplak” (the Naked King), read a piece of satirical anecdotes relating to the Haydarpaşa Station Fire called “open letter” to the university students of Architecture, Art History and City Planning.

Yukarıdaki görseller, Haydarpaşa Gar’ında, 17-18 Kasım 2010 tarihlerinde (son yangından 10 gün önce) kaydedildi. / All the images in this presentation were recorded at Haydarpaşa Train Station just 10 days before the last fire.
Fotoğraflar, iğne deliği tekniği ile kaydedildi / Photos was taken with a pinhole lens.

http://www.arsivfotoritim.com/yazi/a-tufan-palali-kaybolan/

Ankara Metrosu / Ankara Subway

1291543138atufanpalaliselfportrait

Kalabalıkta bu yüzlerin belirişi;
Islak, kara bir dalda taçyapraklar.
(Ezra Pound, 1913)**

Ankara Metrosu
Bu fotoğraflar 2009-2010 yıllarında, Ankara metrosunda kaydedildi. Bir gün, metro ve yolcuları arasındaki ilişkiye daha yakından dahil olabilmek için metro ve yolcularını kaydetmeye karar verdim. Farklı mevsim ve saatlerde gerçekleştirdiğim bu kayıtlarda kimi zaman kendi bakışımdan sıyrılıp, çevreyi günlük bir yolcu gözüyle görmeye çalıştım. Elbette fazlası var ama bir an önce sözü fotoğraflara bırakmak istiyorum. İşte ilk seri…

*Ankara metrosu; Ankara’da metro (yer altı treni); şehrin iki farklı bölgesine yolcu taşıyan “ankaray” ve “metro” isimleri ile anılmaktadır.
**Çeviri: A.Tufan Palalı

/

The apparition of these faces in the crowd;
Petals on a wet, black bough.
(Ezra Pound, 1913)

Ankara Subway
All these photographs have been taken in the Ankara Subway* in 2009 and 2010. One day I wanted to get a closer view of the relationship between the subway and its passengers and so I decided to record this relationship. In these photographs, taken in different seasons and times of the day, I tried to separate myself from my own perspective and look through the eyes of a regular daily passenger. There is, of course, much more to say but I want to leave the speaking to the photographs; so here is the first series…

*Ankara subway; In Ankara there are two subway systems, the “Ankaray” and the “Metro” carrying passengers to two different regions of Ankara.

http://www.arsivfotoritim.com/yazi/a-tufan-palali-ankara-metrosu/

Bildirge / Manifesto

1, Yaklaşım
Çoğu zaman, “nesne” kendi isteği dışında teşhire zorlanmış olsa da, onun izlenmek gibi bir kaygısı yoktur. Onun öz varlığını farkedemeyen biri, neyi görmek ister?

Tanımlanmaya ihtiyacı olmayan nesne zorla çeşitli kalıplara sokulmaya çalışılıyordur ki, bu saldırı nesnenin yitip, yok olmasına kadar devam eder. Değiştirilerek öz varlığı iğfal edilen nesne bu ahlaksız müdahaleye aldatarak karşılık verir. Kendi kontrolü dışında gelişen geçici indirgenmelerle “dönüştürülen nesne”, zaten “yanılsamaya” sebep olarak duruşunu göstermiştir bile.

Tüm bu ardışık ve karşılıklı müdahaleler, nesneye bir zarar vermez, asıl zarara uğrayan onu teşhire zorlayıp, sınırlandırandır. Çünkü nesne tüm bu olan bitene kayıtsızdır ve bir süre için geçici bir illüzyona, bir hayalete dönüşmüştür. Bu “geçici dönüşüm”, onu kalıba sokanların ömrü kadardır ve çok geçmeden nesne kendini sıfır boyutuna kalibre ederek yoluna devam eder.

/

Most of the time, even when an object is unwillingly forced to exhibit itself, it still has no problem being observed.  If a person is not interested in seeing the essence of an object, what do they want to see?

Forcing an object that doesn’t need to be known into different molds is tantamount to launching an attack that kills the object and erases all evidence of its existence.  The object that has been seduced and had its essence changed, responds with deception to this wanton intervention.  Due to developments beyond its control, this temporarily underestimated “transformed object” already displays its resistance as an “illusion.”

None of these sequential and corresponding attacks harm the object, the one who is really harmed is the one who tries to limit the object.  For the object is impartial to all of these, and for a time has become a ghost, an illusion.  This “temporary transformation” lasts as long as the life of the one who tries to limit it and the object continues down the road of calibration to the point of zero.

2, Uzlaşı
sakin olmak / being calm 
nitelikli izleyici / qualified follower 
ne gereği var / it dosent matter 
neyi bekliyorum? / what I’m waiting for? √    … çiçeğin arıya konmasını / ‘the’ flover perching on ‘the’ bee 

3, Reddiye
indirgemeci anlayış (oysa sanat otonomdur) 

 

Fotoğraf çekim tarihi/Shooting date: 31.01.2010 – Kaydedildiği Yer/Location: Sirkeci/İstanbul
Videolar, Amy filminden alındı goz3

Gerçeğin Ötesinde / Beyond The Truth

 

(devamını izlemek için)

Tradational Turkish Oil Wrestling

In The Arena Of The Brave Men
Wrestlers were they… It was a brave struggle far from lies and hypocrisy. They were preparing themselves for the triumph that would be won all alone. Their duty was to defeat their rivals in wrestling; but this was an arena in which the losers were congratulated. Bravery, faith and honesty are the most important doctrines of being a wrestler and those virtues were seen on the faces of the wrestlers from the youngest one to the chief. In fact there were no losers of the honourable struggle of these brave men who shook the ground on which they wrestled… Because taking part of the arena bravely means accepting the defeat from the very beginning as well and even if they win or lose, preparing themselves for the next wrestling even with the same faith means winning, doesn’t it? I saw a wrestler worn his kıspet1 in the arena. As the sun started parching his oiled skin, he concentrated on tying the lower part of his paça2. Then he straightened up, stood straight, raised his head and looked attentively at the wrestling arena; who knows, perhaps he wanted to see his rival or was dreaming about his championship as the chief-wrestler3. You could see the faith in his eyes from the farthest part of the arena.  Then he took his place next to the other wrestlers in order. He caught his rival’s eye for a moment; he liked him as a brother but with a sideways glance, evaluated him carefully as if he could knock him down in a moment… With the announcement of the Cazgır4, the wrestlers started the peşrev5 before the competitions. The wrestler saluted the audience who came to watch him.   He accepted the audience’s salute and joyful applause. . The wrestler shook his arms on both sides and opened the ceremony by throwing his chest forward as if to say “I could knock-down the whole world if it came on me.” Drums and zurnas had already started playing with the waving hands of the head drummer. Joyful melodies as powerful as thunder motivated the wrestlers in the opening ceremony.  The wrestlers met their rivals in the middle of the arena and they greeted each other by checking the lower parts of their kıspets. That was a unique sharing, a brotherhood in this honourable struggle which presented both winning and losing at the same time. The competition started with the strong pulling down6 and striking trials7. They had both the same expression on their faces; the sharp expression of faith, proud and honesty…. They wrestled such as the crash of two different worlds. The oil they poured on their bodies mixed with their sweat. The wrestlers demonstrated all their skills as they struggled to knock down their oiled skinned rivals. It was the exhibition of power, wisdom and faith. They didn’t need any artificial additions. The power came from their wrists and the faith in their hearts which was always with them. One of them won in the end, but the other didn’t lose … The wrestler’s championship was declared with the raising of the victor’s hand…. He himself also raised his arms, thanked God and proclaimed his power to the whole world. The other one was angry with himself, went close to his father to find consolation, beaten for now, but he knew that another wrestling arena was waiting for him for the next time….
P.S. The visuals’ take place in the presentation were recorded during the 649th Kırkpınar Oil-Wrestling’s

1Kıspet; it is the wrestler’s short leather tight worn by him during the competition. The waist part of it is surrounded by a thick belt. (kasnak)
2 Paça; the lower part of kıspet’s leg. It must be tied tight not to allow the rival’s hand hold it easily. It will be disadvantage for the wrestler if it is tied loose.
3 Chief-wrestler is the champion of the wrestlers in the arena.
4Cazgır is the person who introduces the wrestlers to the audience and gives the start of the competition. He excites the crowd and motivates the wrestlers with his words and joyful sayings.
Peşrev; These are the routine warm up movements of the wrestlers to prepare themselves for the competition both physically and mentally. While the wrestlers are walking along the arena, they also pull their rival’s kispet’s legsfor trying their power.
Pull down; It is a sudden movement made by the wrestler to unbalance his rival by pulling him down from his nape and hitting.
7 Striking trials; These are the wrestler’s sudden movements which are made to reduce his rival’s power and make him get tired by holding, pulling or hitting with whole body.

Göz göze / Eye to Eye

atufanpalali_eyetoeye  (12)

Bu çalışma, fabrikalarının kapatılmasıyla “4-c geçici personel statüsüne” alınan 2000 kadar tekel işçisinin sabaha kadar süren 16 Ocak 2010 tarihli protesto eyleminde gerçekleştirilmiştir. O gün eyleme katılan işçilerin hissettiklerini onların portre fotoğrafları ile izleyiciye aktararak, tekel işçilerine farklı bir yolla tercüman olmaya çalışılmış ve farkındalık yaratarak izleyicinin duruma ilişkin bir empati kurması amaçlanmıştır; buna “aracılık etmek” de diyebiliriz”. Eyleme anne ve babaları ile gelmiş zor şartlarda orada durmaya çalışan çocuklar ile gecenin ilerleyen saatlerinde yorgunluğa ve olumsuz şartlara daha fazla dayanamayan bir işçinin kalp krizi anında kaydettiğim görüntülerini arşivime aldığımı ancak bu seriye koymayı kişisel etik anlayışımın bir sonucu olarak uygun bulmadığımı da belirtmek istiyorum. Zaten o kalp krizi vakasına da şahit olduktan sonra daha fazla çalışmak içimden gelmedi.

İşçilerin arasında gerçekleştirdiğim bu çalışmada yaşadığım duygusal anlarda kendimi zaman zaman Emile Zola’nın Mart 1885 yılında tamamladığı “Germinal” isimli romanında yaşıyormuş gibi hissettim. Bu sebeple Emile Zola’yı buradan saygı ile hatırlıyor ve romanının bir pasajını paylaşmak istiyorum;
Maheude Kadın, erkeğine: ’Bak dinle beni,’ dedi, ‘madem bugün para almaya Montsou’ya gidiyorsun, gelirken bana yarım kilo kahveyle bir kilo da şeker getir.’ Maheu ayakkabıcıya götürmemek için pabuçlarından birini onarıyordu. İşini bırakmadan: ‘Olur’ diye mırıldandı. ‘Ayrıca kasaba da uğrarsın… Şöyle bir parça dana eti al e mi? Nicedir et yüzü görmedik’. Adam bu kez başını kaldırdı: ‘Sen benim elime binlikler, yüzlükler mi geçecek sanıyorsun, kuzum… Allahın cezası herifler ikide birde işe ara vererek bizim iki haftalıkları kuşa benzettiler zaten.’ Sustular. O gün ekim ayının son cumartesiydi, öğle yemeğinden yeni kalkmışlardı. İşletme para ödemenin yarattığı düzensizliği bahane ederek o gün gene bütün ocaklardaki kömür çıkarma işini durdurmuştu. Gittikçe ciddileşen sanayi bunalımı karşısında büyük korkuya kapılan işletme, epeyce yüklü olan kömür stoklarını daha da arttırmamak için, on bin işçisini her fırsatta işsiz bırakıyordu (2).

Son olarak eylemde dikkatimi çeken iki durumu daha aktarmak istiyorum. Birincisi, gece yarısından sonra gelen belediye temizlik işçilerinin, eylemci işçiler içerisine girerek işlerini yapmalarının oluşturduğu ilginç mozaik”. İkincisi ise, eylemin cereyan ettiği sokaktaki büfede çalışan 16 yaşındaki işçi çocuk” Sabah 04.00’e kadar mesai yapan bu çocuğun, okulunu terk etmiş olduğunu ve sigortasız bir şekilde ayda 350 liraya çalıştığını öğrendim.
“okula dedim, neden devam etmedin”
“abi dedi, orası biraz karışık” hiç üstelemedim.

1.Zola, E., Germinal, Penguin Putnam Inc., chapter IV, p.173, New York, USA (1954)
2.Zola, E., Germinal, Oda Yayınları Ltd.Şti., çeviri: Altınova, N., bölüm 4, s. 169, İstanbul, Türkiye (2002)

/

Eye to Eye
This study was carried out on 16 January, 2010 during the long boycott of ‘The Turkish State Liquor and Tobacco Monopoly’ labourers whose status was changed to the ‘4-c temporary staff’ by the closing of their factories. In my photographs I have tried to capture the inner feelings of the boycotting labourers and build empathy for their plight. It is necessary to mention that for ethical reasons I have not published any photographs of the children who endured the difficult conditions of the boycott with their parents. Nor have I included the photographs of the exhausted labourer who had a heart-attack late at night. In fact I didn’t even want to take another photo after I witnessed this sad event.

While I was taking those photographs among the labourers, I sometimes felt as if I were living in Emile Zola’s novel ‘Germinal’, published in March, 1885. Let me share a short excerpt from the novel with you to commemorate Zola: ‘Oh, by the way’ said Maheude to her man, ‘as you are going into Montsou for your wages, bring me back a pound of coffee and a kilo of sugar, will you? He was sewing up one of his shoes to save taking it to the cobbler’s. ‘All right,’ he said, without looking up. ‘I should like to ask you to go to the butcher’s as well… What about a bit of veal? We haven’t seen any for such a long time.’ This time he did look up. ‘You must think I’m going to draw hundreds and thousands… It’s a short fortnight, with their bloody idea of constantly stopping work.’ They both fell silent. It was after lunch on a Saturday at the end of October. Alleging that pay-day disorganized work, the Company had one again held up output in all the pits. Panic-stricken at the growing industrial crisis and anxious not to increase its already heavy stock, it seized the slightest pretext for forcing its ten thousand employees into idleness (1).

Lastly, I would also like to call your attention to two other interesting scenes during the boycott. The first one is the mosaic formed by the Municipal cleaning workers who tried to do their jobs among the protesting labourers”. Second is that of a 16 year-old boy who was working in a kiosk on the street where the boycott took place”. That night I learned that the boy dropped out of school and regularly works until 4 o’clock in the morning for 350 Turkish Lira (about $170) per month without any insurance.
‘Why?… Why didn’t you stay in your school?’ I asked.
‘Brother!… Don’t ask me, it is just a little bit complicated…’ he replied.
I didn’t insist ” and said nothing more to him…

http://www.arsivfotoritim.com/yazi/a-tufan-palali-goz-goze/

Bir Pelikan’ın Buruk Hikayesi / A Pelikan’s Tragic Story

Ölüyorsa balıklar, uçmuyorsa kuşlar, nasıl yaşar insanlar?
Bu çalışma çevrenin zararlı etkilerine dikkat çekmek amacı ile hazırlanmış olup, çalışmada yer alan fotoğraflar aynı bölge içinde çekilmiş olsa da ortaya koyulan sebep-sonuç ilişkisi kurgusaldır.
/
If the fish die, and the birds can’t fly, how can people live?
The study was done to draw attention to the harmful effects of environmental pollution on living things. All the photographs in this study were taken from the same region however; the presented cause-effect relationship is fictional.
/
Bu foto-kolaj,  Ohio/USA’da “reliefvalve-subap” projesi kapsamında sergilendi, Mayıs 2010
http://contrary.info/reliefvalve/
Proje kapsamında sergilenen diğer çalışmalar için
Relief valve; An exhibition of the work of thirteen artists whose work addresses environmental issues. Using a variety of media from photography and video, to performance and installation the selected art works provide insights into land use, biodiversity and the recent controversy over genetically modified foods in Turkey. Opening Reception: May 28, 2010 | 3-6pm Exhibition can be viewed till June 2, 2010. Location: George Jones Memorial Farm 1.9 miles east on State Route 511, Oberlin, Ohio For information please call: 440-775-8181
_

Fotoğraf çekim tarihleri/Yeri-Shooting dates/Places: 13.04.2009-20.10.2009-24.01.2010/İskenderun

Coincidence

Would you be my coincidence?

Fotoğraf çekim tarihi/Shooting date: 10.10.2009 – Kaydedilği Yer/Location: Merkez-İskenderun