bilme, anlama

Lacan, Doğumla başlayan ilk evre, real evresinde bebek her şeyi kendisiyle bir algılar, bebeğe göre her şey tektir. 6 aylıktan itibaren imaginaty order denilen dönemde annesi ile kendisi arasındaki ilişkiyi fark eder ve başkaları ayrımı başlar. 3. Aşamada mirror phase yaşanır, ilk gerçek yabancılaşma burada başlar bu aşamada sembolic order ve dil devreye girer, bebeğin bilinçüstü yapılanmaya başlar ve hatta bilinçaltı dile göre inşa edilir. Soru şu; o kişi kimdir?

bir konunun aktarılmasında uygun bir ortam oluşmamışsa (zamanın yetersizliği, uygun araç gerecin olmaması, dil sorunları, anlatıcının konuya vakıf olmaması vb.), dinleyici anlatılan konuyu aklındaki en yakın imgeyle eşleştirme yoluna gider (yani, yanlış anlar)

‘Bilmeyi’ anlatan, rastladığımn bir insanın, o en iyi tahlil Tolstoy’dan geldi, şöyle tarif ediyor büyük usta:

“Bir makinenin nasıl işlediğini anlamayanun hareketlerini seyrederken bir rastlantı sonucu olarak içeriye düşen, hatta işlemesine engel olarak orada oynayıp duran tahta parçasının o makinenin en önemli parçası olduğunu sanması doğal bir şeydir. Makinenin yapısını bilmeyen insan, onun en önemli parçalarından birinin, işi bozan, çalışmalarına engel olan o tahta parçası olmayıp hareketi başka parçalara geçiren ve sessizce dönüp duran küçücük bilye olduğunu anlamaz.” (Savaş ve Barış, Tolstoy, 4. Kısım, 2-15. Bölüm)

Doğruya ulaşmak için kendi kafasındaki sonucu üreten biri, bilgi açmazı içindedir ki, skolastikler de böyle bir anlayış içindeydiler. Mesela; tüm hayatı üç harfli çük (bülük) sözcüğünden oluşan birinin, üreteceği fikir de buna göre şekilleniyor.

Nietzsche’nin “hakikat sorunu” konusunda vurguladığı gibi, Dünya’nın Batısında yaşayan bir insan türü “metafizik” olmadan değil düşünmek, yaşayamaz bile. Bilginin “bir şeyleri bilmesi” modern metafizik varlıkbiliminin temelini atan Descartes’tan beri, Batı düşüncesinde neredeyse Varlığın tanımının ta kendisi haline geldi. Tanım ise kesinliktir. Freud, Heidegger ile paralel okunması gereken bir pasajında çağımızın çağrısını dışavurmuştu: Bana hakikati değil, kesinliği ver. Nereden geliyor bu garip emniyet tutkusu, güvenli kesinliğe bunca yakarış? (Yaralarım Benden Önce de Vardı, Ulus Baker, Virgül 4 , Ocak 1998, s. 42-43)

Bir anlam aramamalı, insanın anlam kadar hayatını zehir eden başka bir şey yoktur. (Oğuz Atay, Tutunamayanlar)

Descartes (Fra., 1596-1650), bilgiye ulaşana kadar olası tüm bilgileri gözden geçirmeyi önemser, ona göre kesin bilgi mevcuttur ve “şüphecilik” ise bilgiye ulaşmada kullanılacak bir yöntemdir
Hume (İskoç, 1711-1776), insanın bilgiye ulaşmada kendi zihninin ötesine geçemeyeceğinden, bilginin imkânsızlığını ortaya koyar
Kant (Alman, 1724-1804), insan aklının bir ürünü olan bilgi dediğimiz kavramın, insan zihninin ötesinde aramanın yersiz olduğunu savunur
..
Tarihsel ve entellektüel atıklar, sanayi atıklarından daha büyük ve ciddi bir sorun yaratır. Yüzyıllarca sürmüş olan saçmalıkların çökeltisinden bizi kim kurtaracak? (Jean Baudrillard)

Herhangi bir şeyi yapabilmek teknik bakımdan olanaklı ise, bundan dolayı o şeyi yapmak gerekir. Nükleer silahları yapmak mümkünse hepimizi mahvedecek olsa bile bu silah yapılmalı. (Bilginin Sakıncasına ilişkin, Erich Fromm)

Gerçek anlamda altüst edilmiş dünyada doğru, bir yanlışlık ânıdır. (Guy Debord)

Anlamanın kendisi hep bir ufuk ötede kalıyor ….. (Ulus Baker)

Şiir ‘anlama’nın daha yukarıda bir şey olduğunu öğretir bize. (İsmet Özel)