Kurgu, gerçeği temsil edebilir mi?

Tolstoy / Anna Karerina

Mutlu aileler birbirlerine benzerler, her mutsuz ailelerinse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır” cümlesiyle başlayan Tolstoy’un Anna Karerina romanı, gerçekliğin kurgu aracılığı ile de sunulabileceğine iyi bir örnek.

Eseri okumadan önce, gerçeğin fotoğraf aracılığı ile sunulmasında katı bir anlayışa sahiptim; öyle ki kullanılacağım objektiflerde bile belirli tercihlere yönelmiş (50mm objektif vb.), gözümün ucunda uzayıp giden yaşamı neredeyse tümüyle teknik boyutta algılıyordum.

1877 yılında tamamladığı bu romanında Tolstoy, okuyucusuna sunduğu kurgusal örgü içerisinde, Rusya’nın 19yy. son çeyreğine ilişkin, dönemin yaşam tarzı, gelenekleri ve ekonomik hayatı ile ilgili diğer bir çok kaynakta bulunamayacak önemli ipuçlarını da aktarıyor. Bu durum “kurgu” aracılığı ile gerçeğin aktarılabileceği konusunu düşünmeme ve sorgulamama sebep oldu. Tolstoy’un eserinin sonunu bağladıktan sonra, biraz daha anlatarak, “hayatın süreğenliğine” yaptığı gönderme de gerçekliğin farklı bir sunumu olarak karşımıza çıkıyor.

Romanla ilgili ifade zenginliğine şu cümleyi örnek olarak vermek istiyorum;
“He stepped down, trying not to look long at her, as if she were the sun, yet he saw her, like the sun, even withot looking”…

“Aşağı indi. İnerken Kiti’ye -genç kız bir güneşmiş gibi- uzun süre bakmamaya çalışıyordu. Ama –güneş gibi- bakmadan da görüyordu onu.”
Çeviri: Ergin Altay, İletişim Yayınları, 13. Baskı, Sy. 40 

(Aşağı indi, ona bakmamaya çalışsa da, tıpkı güneşi görmek için bakmaya ihtiyacımız olmadığı gibi onun orada olduğunu görebiliyordu)