Susan Sontag’ın Annie Leibovitz Okuması / A Reading of Susan Sontag on Annie Leibovitz

Dün, Annie Leibovitz’in fotoğrafik yaşamını anlatan “Objektiften Yansıyan Bir Yaşam” isimli belgesel filmini izledim. 2008 yapım tarihli dokümanter filmin bir bölümünde, 1990’lı yıllarda filizlenen Leibovitz, Susan Sontag arkadaşlığından ve Leibovitz’in, Sontag’ın yönlendirmesi ile yaşadığı belgesel fotoğraf tecrübesinden bahsediyor.

90’lı yıllarda Leibovitz, ağırlıklı olarak moda, porte gibi stüdyo işi çalışmalar yapıyor ve dönem dönem en sevdiği arkadaşlarından biri olan Sontag ile kadın-kadına bir araya geliyor. Bu sohbetlerde özellikle Sontag’ın Leibovitz üzerinde fotoğrafa ilişkin bir “belgesel anlayış” kavramını sorguladığını görüyoruz.

O dönemde, Sontag, “Yanardağ Sevgilim” isimli romanını yeni bitirmiştir ve insan hakları ve özellikle savaşların sebep olduğu insanlık dramlarına dikkat çekmek için yazmakta ve aynı dönemde özellikle Saraybosna ve Kosova’daki Sırp zulmüne karşı kamuoyu oluşturmak için mücadele etmektedir. (Daha sonraki yıllarda bu yazılarını derlediği, “Başkalarının Acısına Bakmak” isimli kitabı 2008 yılında ülkemizde yayınlandı).

1993’lü yıllara gelindiğinde, Sontag Yugoslavya’daki insanlık vahşetine kamuoyunun dikkatini çekmek üzere nasıl bir çalışma yapabileceği üzerine yoğunlaşmışken; aynı dönemde Leibovitz, birkaç ay sonra gerçekleştireceği Barbara Streisand fotoğraf projesinin sütüdyo ön çalışmalarını sürdürmektedir. O dönemde -belki de bir moda fotoğrafçısının belgeleyeceği fotoğraflar üzerinden kamuoyunu Yugoslavyada yaşanan insanlık dramına dikkat çekmek ve dramın sona ermesini temin etme düşüncesiyle- Leibovitz’i Saraybosna’ya tam da sıkıntıların ortasına götürüp, bırakıyor. Leibovitz burada makyöz, kostüm tararımcısı, sahne tasarımcısı ve asistanlar yerine toz duman içerisinde devam eden vahşet dolu bir gerçeğin içinde buluyor kendini. Süslü stüdyo ışıklarının yerine hayatın karanlığında gerçekler ile yüz yüze kalarak fotoğraf çektiği birkaç gün sonunda kaydettiği bir seri fotoğrafla Streisand’ı çekmek için dönüyor Amerika’ya. Hayatın kirli cephesinden, yeniden konforlu stüdyo ortamına gelen Leibovitz, Saraybosna deneyimi ardından gerçekleştirdiği bu stüdyo çekiminden sonra duygularını şu şekilde dile getiriyor;

“Sarajevo’daki katliamı çekmek için işe koyulduğumda, olayın vahametini göstermek için bizi önce morg’a götürdüler. Sonra sokağa çıkıp çalışmaya başladım. Ardından tekrar Amerika’ya dönüp, karşıma bir model alıp çalışmaya koyulmak beni çok zorladı. Özellikle bu belgesel çalışmadan sonra insanların makyaj yapıp, süslenmelerini izlemek ve onları güzel çekmeye çalışmak bana zor geldi”

İşte bu açıklamayı özellikle kurgusal fotoğrafçılık işinde şöhret olmuş birinin ağzından duymak beni çok heyecanlandırdı. Burada bahsettiği zorluk elbette onun fotografik anlamda sahip olduğu felsefenin yeni bir boyut kazanmasının sebep olduğu bir ikilemdi ki bu durumu bende sık sık yaşıyorum. Makineyi elime ilk aldığım dönemlerde hep güzele yönelmiştim; bir şeyi nasıl güzel çekerim diye düşünüyordum. Sonraları fotoğraf ve gerçeklik arasındaki bağı sorgulamaya başladım. Elimde bir cihaz vardı ve bu cihazla iki farklı durumu ortaya çıkarabilirdim; birincisi gerçekliğin yeniden sunumu ki bu elde edilen sonuç gerçeğe en yakın olanıdır diğeri de bu cihazı sadece güzelliği ortaya çıkartan bir alet gibi kullanmak… Her ikisini de yaptım, aslına bakarsanız halen de yapıyorum ama ilgim hep gerçekliğin yeniden sunumunda takılı kaldı, bu sebeple özellikle son zamanlarda asıl ilgimi çeken moda/kurgu fotoğrafları ya da bir şeyi güzel haliyle fotoğraflamak değil, ortaya gerçekten bir parça sunan fotoğraflar çekmekle ilgileniyorum.

Diğer taraftan Ara Güler’in hayatını anlatan “Foto Muhabiri Ara Güler”[2] isimli kitapta, Ara Güler’in ağzından şöyle bir cümle geçer; “yeni dönemde iyi fotoğrafçılar görüyorum, beğendiklerimde var ancak ertesi gün bir bakıyorsun, kız kardeşini çekmiş bu adam…” Bu cümledeki naif gönderme, Ara Güler’in fotoğraf işine nasıl baktığını çok açık dile getiriyor.

Annie Leibovitz belgeselini izledikten sonra bana ilginç gelen diğer bir konuda; Leibovitz ile ilgili olarak yazılı eserlerde nelerden bahsettiğini görmek için elimde bulunan 20 yüzyıl fotoğrafçılığına dair tüm kaynakları taradıysam da “Annie Leibovitz” hakkında bir bilgiye rastlayamamış olmamdır. Elbette ki, bu durum benim elimde bulunan kaynakların kısıtlı olması ile açıklanabilir ancak en azından elimde bulunan ve uluslar arası alanda referans olarak kabul edilen kitaplarda da kendisi hakkında bir bilgiye rastlayamamam hayli ilginç bir durumdu. Oysa Leibovitz’i internetten taradığınızda binlerce sayfaya rastlıyorsunuz. Gerçek şu ki; bir şekilde birileri Annie Leibovitz’i 20 yy. fotoğrafçıları içerisine koymamış ya da benim elimdeki kaynakları ele alırsak; aynı kitaplarda yine 20. yy’da moda fotoğrafçılığı da yapan Richard Avedon ismi yer alırken Leibovitz’i görememenin ilginç bir durum olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bir şekilde büyük işler yapmış olsa da -ki bana göre yapmış- Leibovitz’in yoğun bir şekilde moda/kurgu fotoğrafçılığı yapıyor olmasından dolayı evrensel literatüre alınmamasına sebep olmuş olabileceğini düşünüyorum. Sanırım Sontag, Leibovitz’e bunu anlatmak istiyordu.

Bu değerlendirmemi Nietzsche’nin yukarıda bahsettiğim konulara referans olabilecek ve fotoğrafa bakış açımı çok etkileyen şu sözü ile bitirmek istiyorum; “Bir şeyi güzel halde tecrübe etmek, onu mecburen yanlış yaşamak demektir”

 

[1] “Life Through A Lens” Annie Leibovitz’in Belgesel Filmi, Yapım: Barbara Leibovitz, Amerika, 2006
[2] Tavlaş, N. “Foto Muhabiri Ara Güler”, Fotoğrafevi Yayınları, İstanbul, 2009

/

After Annie Leibovitz’s documentary, “Life Through A Lens.”Yesterday I watched a documentary film explaining the photographic life of Annie Leibovitz.  In one part of this 2008 historic documentary film, Leibovitz, who blossomed in the 1990’s, mentions her friendship with Susan Sontag and her experience with documentary photography under the direction of Sontag.

In the nineties when Lebovitz was mostly working with model and portrait studio work, she would often get together with her best loved friend, Susan Sontag and talk woman to woman.  In these conversations Sontag would ask about the concept of a “documentary understanding” and its relationship to photography as it relates to Leibovitz.

At that time, Sontag had just finished her book, “The Volcano Lover” and starting in the nineties began to write about human rights and especially the writings of those who lived out the results of war and were aware of the drama.  (Later she would compile these writings into a book, “Regarding The Pain of Others” published in 2008).

In the nineties Sontag worked to try to understand the human drama of the civil war that started with the final days and subsequent break up of Yugoslavia, and especially to try and stop the Serbian atrocities in Sarajevo and Kosovo.

With the approach of 1993, while Sontag was working hard trying to figure out what she could do to bring the drama going on in Yugoslavia before the public, Leibovitz was starting to prepare her studio for the photo shoots she would  be doing in a few months for Barbara Streisand.  At that time—maybe thinking that it might take a fashion photographer to capture the drama going on in Yugoslavia and document it for the public in such a way that would help end the atrocities—Sontag picked up Leibovitz and dropped her right in the middle of the conflict in Sarajevo.  Leibovitz found herself surrounded not by make-up artists, costume and stage designers but rather by the dust and smoke of a harsh reality.  Instead of the studio lights, she came face to face with the dark realities of life and within a few days produced a series of photographs before returning to America to photograph Streisand.